Depresyon, paylaştığımız sırrımız

“Depresyonun zıttı değildir, fakat canlılıktır, ve tam da o anda benden sızıp giden, işte canlığımdı.” Aynı anda hem hoş hem de tahrip edici sözlerle bezeli olan konuşmasında yazar sizi depresyonla savaştığı yıllardaki zihninin karanlık köşelerine götürüyor. Bu onu diğer depresif kişilerle görüşmeler yapmak adına dünya üzerinde zihin açan bir seyahate çıkmasına yöneltmişti — böylelikle şaşırarak farkedecekti ki o konuştukça daha da kendi hikayesini anlatacak insanlar olacaktı.

0:14
Beynimde bir cenaze duyumsadım ve ötede beride yas tutanları, arşınlamaya devam ettim, devam ettim ta ki duyuncaya kadar onun kendini aşma hissi olduğunu. Ve hepsi çöküp oturduğunda, bir hizmet, sanki davul gibi, çalmaya devam etti, devam etti, ta ki ben hissedinceye kadar zihnimin hissizleştiğini. Ve sonra bir kutuyu kaldırdıklarını duydum ve gıcırdadığını ruhumun o aynı kurşun çizmelerle yine, sonra boşluk çınlamaya başladı, sanki gökler birer çanmış gibi ve varlık bir kulakmışçasına ve ben, ve sessizlik, bir garip yarış tarumar oldu, yalnızlık, burada. Tam da sonra, mantığın bir tahtası kırıldı, ve düştüm ve düştüm ve bir dünyaya çarptım her dalışımda ve bilmeyi bitirdim sonra.”

1:11
Depresyonu metaforlar vasıtasıyla bilebiliyoruz. Emily Dickinson bunu dil yoluyla aktarabilmişti, Goya bir resmiyle. Sanatın amacının yarısı bu gibi simgesel halleri açıklamaktır.
1:26
Bana gelince, kendimi hep sağlam olarak gördüm, hayatta kalabilecek insanlardan biri olarak eğer toplama kampına gönderilmiş olsaydım.
1:35
1991’de bir dizi kaybım oldu. Annem öldü, bir ilişkim sonlandı, Amerika’ya geri taşındım yurtdışında bir kaç yıldan sonra, tüm o tecrübelerden sağlam bir biçimde geçip çıktım.
1:49
Fakat 1994’te, üç yıl sonra, kendimi neredeyse her şeye ilgimi kaybetmiş buldum. Daha önce yapmayı istediğim hiç bir şeyi yapmak isteyemez haldeydim ve bunun sebebini bilmiyordum. Depresyonun zıttı mutluluk değildir, hayat doluluktur, ve o canlılıktı benden o anda akıp gidiyormuş gibi görünen. Yapılması gereken her şey gözüme çok meşakkatli iş gibi görünüyordu. Eve gelirdim ve telesekreterimin kırmızı ışığını görürdüm ve arkadaşlarımın sesini duyacağıma heycanlanacağım yerde, düşünürdüm, “Geri dönülecek ne kadar da çok insan var.” Ya da öğlen yemeği yemem gerektiğine karar kılar ve sonra düşünürdüm ki, “Fakat yemeği çıkarmalı tabağa koymalı ve kesip, çiğneyip, yutmalıyım” ve bu bana çarmıha gerilmişçesine bir his verirdi.
2:44
Ve depresyon tartışmalarında sıkça arada kaybolan meselelerden biri de onun anlamsız olduğunu bilmenizdir. Onu tecrübe ederken bilirsiniz ki anlamsızdır. Bilirsiniz ki birçok insan mesajlarını dinlemeyi ve öğle yemeğini yemeyi becerebilmektedir ve duş almak için kendilerini organize edebilir ve ön kapıdan dışarı çıkabilirler ve bu çok da mesele değildir ve lakin onun ağına düşmüşsünüzdür ve çıkış yolunu bulabilememektesinizdir. Ve sonra daha az iş gördüğümün ve daha az düşündüğümün daha az hissettiğimin farkına vardım. Bir çeşit hiçlikti.
3:21
Ve sonra tedirgin sızdı içime. Bana deseydiniz ki bir ay daha depresyonda kalmak durumunda olduğumu, derdim ki “Kasımda bu işin biteceğini bilirsem, baş edebilirim.” Fakat bana bu şiddetli tedirginliğin önümüzdeki bir ay boyunca süreceğini söyleseydiniz bunu yaşamaktansa bileğimi kesivermeyi tercih ederdim. Tüm o zaman boyunca hissettiklerim, sanki yürürken kaydığınızda ya da tökezlediğinizde ve yerin size doğru hamle yapması, fakat normalde olduğu gibi yarım saniye sürmek yerine altı ay sürmesi gibiydi. Sürekli bir korku içinde olma hissiyatıydı, fakat neyin sizi korkuttuğunun bilincinde dahi olamadan. Ve tam da o nokta da düşünmeye başladım ki hayatta olmak çok acı vericiydi ve kendini öldürmemenin tek sebebi diğer insanların canını yakmamaktı.
4:08
Ve en sonunda bir gün, uyandım ve sanırım kalp krizi geçiriyorum diye düşündüm, çünkü yatakta tamamen donmuş şekilde yatıyor, telefona bakıyor, düşünüyordum, “Yanlış bir şeyler var ve yardım çağırmalıyım,” ve kolumu uzatıp telefonu kaldırıp numarayı çeviremedim. Ve nihayet, yatarak ona bakakalmamın tam dört saatin ardından telefon çaldı ve bir şekilde ahizeyi kaldırmayı başarabildim ve babamdı ve dedi ki, “Başım cidden belada. Bir şeyler yapmalıyız.”
4:40
Ertesi gün ilaçlarıma ve terapiye başladım. Ve aynı zamanda şu soruyla birlikte hesaplaşmaya başladım: Eğer toplama kampından kurtulabilecek güçte bir insan değilsem o halde kimim? Ve ilaç almam gerekiyorsa, şu ilaçlar beni olduğum gibi mi yapıyor, yoksa beni bir başkasına mı çeviriyor? Ve bu konuda ne hissederim eğer beni bir başkasına çeviriyorsa?
5:08
Bu mücadeleye girdiğim sırada iki avantajım vardı. Birincisi biliyordum ki, nesnel konuşuyorum, iyi bir hayatım olmuştu ve eğer bir iyileşebilirsem öte tarafta bir şeyler vardı yaşamaya değer. Diğeriyse iyi tedavi imkanlarım olmasıydı.
5:25
Fakat yine de geri geldi, nüksetti ve geri geldi ve nüksetti ve geri geldi ve nüksetti ve sonunda anladım ilaçlarımı ve terapimi sonsuza kadar sürdürmeliydim. Ve düşündüm ki, “Fakat bu kimyasal bir problem mi yoksa psikolojik bir problem mi? Kimyasal bir tedaviye mi ihtiyaç vardı yoksa felsefik bir tedaviye mi?” Ve hangisi olduğuna karar veremedim. Ve sonra anladım ki aslında, iki alanda da yeterince ileri değildik ki bu şeyleri tamamen açıklayabilelim. Kimyasal tedavi ve psikolojik tedavi, ikisinin de rolü vardı ve yine o depresyon sayesinde anladım ki bir şeyler içimize çok derinden örülmüş öyle ki ayırmak mümkün değildi kişiliğimizden ve kimliğimizden.
6:12
Demek istiyorum sahip olduğumuz depresyon tedavileri berbat. Hiç etkin değiller. Çok pahalılar. Sayılamaz yan etkileri mevcut. Bir felaketler. Fakat şu zamanda yaşadığım için çok minnettarım ve elli yıl önce o yapacak hiçbir şeyin olmadığı zamandan ziyade. Umarım bundan elli yıl sonra, insanlar benim tedavimi duyacak ve bir kişinin bu ilkel bilime nasıl katlandığına bakıp dehşete düşecekler.
6:41
aşktaki bir kusurdur. Eğer biriyle evliyseniz ve düşünürseniz ki, “Eh, eğer karım ölürse, o zaman başkasını bulurum.” bu pek de bizim bildiğimiz anlamda aşk olmaz. Kayba karşı bir duyarlılık yoksa aşk diye bir şey de yoktur, ve o çaresizliğin hayaleti samimiyetin lokomotifi olabilir.
7:07
İnsanların karıştırmaya yatkın olduğu üç şey vardır: depresyon, yas ve üzüntü. Yas özellikle tepkiseldir. Eğer bir kaybınız olduysa ve inanılmaz mutsuz hissediyorsanız, ve sonra, altı ayın ardından, hala çok derinden üzgünsünüzdür, fakat bir şekilde daha iyi işlev görebilirsiniz, muhtemelen bu yastır, ve büyük olasılıkla eninde sonunda kendini bir şekilde çözüme kavuşturacaktır. Eğer feci bir kaybı tecrübe ederseniz, felaket hissederseniz, ve altı ay sonra hemen hemen işlev göremez durumdaysanız, bu muhtemelen feci olaylar karşısında tetiklenen bir depresyondur. Bu yörünge bize çok önemli bir meseleyi anlatır. İnsanlar depresyonu sadece mutsuzluk hali olarak düşünürler. Çok, çok ama çok mutsuzluktur, fazla çok fazla yastır, ancak buna karşın sebebi çok zayıftır.
7:56
Depresyonu anlamaya, ve onu tecrübe eden insanlarla görüşmeye yola çıktığımda, buldum ki yüzeyde sanki nispeten hafifçe geçiriyormuş gibi görünen insanlar aslında onun yüzünden tamamen devre dışı edilmiş halde idiler. Ve diğer bir grup insan da vardı ki, onu feci şiddetli bir depresyon şeklinde tanımlamakta fakat depresyon dönemlerinin arasındaki çatlaklarda iyi bir hayat sürebilmişlerdir. Böylelikle bazı insanları diğerlerinden daha dayanıklı yapan şeyin ne olduğunu anlamak üzere yola çıktım. Bu insanların hayatta kalmasını sağlayan mekanizmalar nelerdi? Ve yola çıktım ve depresyonda muzdarip bir insanın ardından bir diğeriyle görüştüm.
8:37
Görüştüğüm insanlardan birisi depresyonu ölüyor olmanın yavaş bir yolu olarak tanımladı, ve bunu böyle erkenden duymak benim için iyi bir şeydi çünkü bana yavaş yavaş ölüyor olmanın hakikaten ölüme götürebileceğini hatırlatmıştı, ve bu ciddi bir meseleydi. Bu dünya çapında en önde gelen engeldir, ve bunun yüzünden her gün insanlar ölür.
9:00
Bunu anlamaya çalışırken konuştuğum insanlardan birisi yıllardır tanıdığım üniversite ilk yılında psikotik bir dönem geçiren sevgili bir dostumdu, ve sonra korkunç bir depresyonun içine düşmüştü. Bipolar hastalığı vardı ve ya o zaman bildiğimiz adıyla manik depresyon. Ve sonra uzun yıllar lithium kullanarak çok iyi iş başardı, ve sonra lithium olmadan nasıl olduğu görülebilmesi için zamanla bırakmasına karar verildi ki, ve tekrar bir psikoz geçirdi, ve gördüğüm en berbat depresyonun içine düştü, öyle ki günlerce az ya da çok katatonik, çoğunlukla hiç hareket etmeden ailesinin dairesinde otururdu. Sonra onunla birkaç yıl sonra yaşadıkları hakkında görüştüğümde — Maggie Robbins adında bir şair ve psikoterapisttir — onunla görüştüğümde, dedi ki, “‘Where Have All The Flowers Gone’ şarkısını söylerdim tekrar tekrar, ki zihnimi meşgul edebileyim. Zihnimin söyleyip durduklarını mürekkebe bulamak adına şarkı söyleyip duruyordum, diyordu ki ‘Sen hiçbir şeysin, sen hiçkimsesin. Yaşamaya dahi hakkın yok.’ Ve işte o zamandı kendimi öldürmeyi düşünmeye başlamam.”
10:14
Depresyondayken gri bir peçe giydiğinizi düşünmezsiniz, ve dünyayı kötü ruh halinizin pusundan gördüğünüzü farketmezsiniz. Siz aslen peçenizin, mutluluk peçesinin sizden alındığını, ve şimdi asıl gerçeği gördüğünüzü düşünürsünüz. Şizofrenlere; içlerinden, algıladıkları o yabancı şeyin çıkarıp atılması gerektiğini anlatarak yardımcı olmanız daha kolaydır, fakat depresiflerle bu zordur, çünkü gerçeği gördüğümüze inanırız.
10:42
Fakat gerçek yalan söyler. Bu cümleye takmış durumdayım: “Fakat gerçek… yalan söyler.” Ve depresif insanlarla konuştukça birçok sanrısal algılarının olduğunu farkettim. İnsanlar derler ki, “Beni kimse sevmiyor.” Ve siz de dersiniz ki, “Seni ben seviyorum, seni karın seviyor, seni annen seviyor.” Bu şekilde hazırca cevap verbilirsiniz, en azından birçokları için. Fakat depresif kişiler de diyeceklerdir ki, “Ne yaparsak yapalım, sonunda hepimiz öleceğiz.” Ya da diyeceklerdir ki, “İki insan arasında gerçek bir birliktelik mümkün değildir. Her birimiz kendi bedenimize hapsolmuşuzdur.” Buna da demelisiniz ki, “Bu doğru, fakat sanırım şimdi odaklanmamız gereken kahvaltıda ne olacağıdır.” (Gülüşmeler) Çok zamanlar, ifade ettikleri hastalık değildir, fakat sezgidir; ve insan, asıl sıradışı olanın hepimizin bu varoluşsal soruları bilip bunların bizi pek de avutmaması olduğuna kanaat getiriyor. Özellikle beğendiğim bir çalışma vardı bir grup depresifin ve depresif olmayanların bulunduğu ve bir saatliğine bir video oyunu oynamalarının istendiği, ve bir saatin sonunda, kaç canavar öldürdüklerini düşündükleri sorulmuştu. Depresif grup genellikle yüzden ona kadar hassaslıkta doğru cevaplamışlardı, ve depresif olmayan kişiler de sayıyı öldürdükleri küçük canavar sayısından on beş ila yirmi kat fazla — (Gülüşmeler) — olarak tahmin etmişlerdi. Depresyonum hakkında yazmayı seçtiğimde, o odadan çıkıp insanların bilmesini sağlamanın zor olacağını söyledi birçok insan. Dediler ki, “İnsanlar seninle farklı bir şekilde konuşuyorlar mı?” Ve ben de dedim ki, “Evet, benimle farklı bir şekilde konuşuyorlar. Benimle bir dereceye kadar farklı bir şekilde konuşuyorlar kendi tecrübelerinden ve ya kız kardeşlerinin tecrübelerinden veya arkadaşlarının tecrübelerinden bahsetmeye başladıklarında. Bir şeyler değişti çünkü şimdi depresyonun herkesin sahip olduğu bir aile sırrı olduğunu biliyorum. Birkaç yıl önce bir konferansa gittim, ve üç günlük konferansın cuma gününde, katılımcılardan biri beni kenara çekerek dedi ki, “Depresyondan muzdaribim ve bundan biraz utanıyorum, fakat bu ilaca devam ediyorum, ve sadece ne düşündüğünü sormak istedim?” Ve ona elimden gelen en iyi tavsiyeyi vermeye çalıştım. Ve sonra dedi ki, “Bilirsin, kocam bunu asla anlamazdı. Öyle biridir bu ona hiçbir şey ifade etmez, işte, bilirsin, sadece aramızda kalsın.” “Evet, olur tabii.” dedim. Pazar günü aynı konferansta, kocası beni kenara çekti, ve dedi ki, “Karım pek öyle biri olduğumu düşünmez eğer bilse, fakat şu depresyonla baş etmeye çalışıyorum ve bazı ilaçlar alıyorum, ve ne düşündüğünü merak etmiştim?” Aynı yatak odasında aynı ilacı iki farklı yerde saklıyorlardı. Ve ben de evliliklerindeki iletişimin problemlerinin bir kısmını tetikliyor olabileceğini söyledim. (Gülüşmeler) Fakat böylesine bir karşılıklı gizliliğin sıkıntılı doğasına takılıp kalmıştım. Depreson çok yorucudur. Zamanınızın ve enerjinizin çoğunu alır götürür, ve onunla ilişkili sessizlik, işte asıl o depresyonu asıl berbat yapan şeydir.
13:56
Ve sonra insanların kendilerini daha iyi ettikleri o tüm yolları düşünmeyi başladım. Bir tıp muhafazakarı olarak başladım öncelikle. İşe yarayan birkaç çeşit terapi olduğunu sanıyordum, var oldukları aşikardı — ilaçlar vardı, birtakım psikoterapiler vardı, belki elektrokonvulsif tedavi vardı, ve başka her şey saçmalıktı. Fakat sonra bir şeyi keşfettim. Eğer beyin kanseriniz varsa, ve her sabah yirmi dakika boyunca başınızın üzerinde durmanın kendinizi iyi hissettirdiğini söylüyorsanız, kendizi iyi hissetmenizi sağlıyor olabilir, fakat hala beyin kanseriniz vardır, ve muhtemelen yine de bu yüzden öleceksinizdir. Fakat eğer depresyonunuzun olduğunu söylüyorsanız, ve her gün yirmi dakika başınızın üzerinde durmak kendinizi iyi hissettiriyorsa, o halde işe yaramıştır, çünkü depresyon nasıl hissettiğinizle ilgili bir hastalıktır, ve eğer iyi hissediyorsanız, o halde sonuç olarak artık depresif değilsinizdir. Böylelikle alternatif tedavilerin engin dünyasına karşı çok daha hoşgörülü hale geldim.
14:46
Ve mektuplar alıyorum, insanların bana neyin işe yaradığını anlattığı yüzlerce mektup aldım. Kuliste birisi bana bugün meditasyonu soruyordu. Aldığım mektuplar arasında en beğendiğim bir kadından aldığım mektuptu ve içinde terapiyi denediğini, ilaçları denediğini, hemen hemen her şeyi denediğini, ve çözümü bulduğunu ve bunu dünyaya söylememi umduğunu, bunun yün iplikle küçük şeyler yapmak olduğunu yazmıştı. (Gülüşmeler) Bana birkaçını gönderdi. (Gülüşmeler) Ve şu anda üzerimde değiller. Ona ayrıca DSM’den (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders / Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) Obsesif kompulsif bozukluğa (OCD) da bir bakmasını tavsiye ettim.
15:27
Ve hala, ne zaman alternatif tedavilere baksam, diğer tedaviler üzerine de bir bakış açısı kazandım. Senegal’de bir kabile şeytan çıkarma ayininde bulundum ve bol miktarda koç kanıyla karşı karşıya kaldım ve şimdi detaylara girmiyorum, fakat birkaç yıl sonra Rwanda’da farklı bir proje üzerinde çalışıyordum, ve bu deneyimimi birisine anlatır buldum kendimi, ve dedi ki, “Eh, bilirsin, o Batı Afrika, ve biz de Doğu Afrika’dayız, ve ayinlerimiz bazı açılardan çok farklıdır, fakat anlattığın ayinle birçok ortak yönü olan ayinlerimiz var.” “Ah” dedim, “Evet” dedi, “fakat batdaki akıl sağlığı çalışanlarıyla bir çok problemimiz oldu, özellikle soykırımın ardından gelenlerde.” Dedim ki, “Ne çeşit sorunlar yaşadınız?” Ve dedi, “İşte, şu garip şeyi yapıyorlar. Onlara iyi gelecek günışığını görmeleri için insanları dışarı çıkarmadılar. İnsanların kanlarını harekete geçirecek davul ve müziği işe katmadılar. Tüm toplumu dahil etmediler. Depresyonu işgalci bir ruh olarak cismanileştirmediler. Onun yerine yaptıkları insanları alıp teker teker soluk bir odaya koymak ve bir saat boyunca başlarına gelen kötü şeylerden konuşmalarını istemek.” (Gülüşmeler) (Alkış) Dedi ki, “Onlardan ülkeyi terketmelerini istedik.” (Gülüşmeler)
16:41
Alternatif tedavilerin diğer ucunda, size Frank Russakoff’tan bahsedeyim. Frank Russakoff bir insanda gördüğüm belki en kötü depresyona sahipti. Sürekli depresif haldeydi. Onunla tanıştığımda öyle bir noktadaydı ki, her ay elektroşok tedavisi oluyordu. Bir hafta sersemlemiş hissederdi. Sonra bir hafta iyi hissederdi. Sonraki hafta yine baş aşşağı gitmeye başlardı. Ve sonra bir eletroşok tedavisi daha alırdı. Ve onunla tanıştığımda bana dedi ki, “Haftalarımın bu şekilde geçmesi katlanılamaz. Bu yolda gidemem, ve nasıl bitireceğime karar verdim eğer iyiye gitmezse. Fakat,” dedi bana, “Mass General’da singulotomi (cingulotomy) denen bir prosedür için bir protokol olduğunu duydum, bir beyin cerrahisi, ve sanırım bunu bir deneyeceğim.” Ve o noktada birinin, birçok farklı tedavileri deneyip o kadar kötü tecrübeleri olan birinin uzanıp bir deneme daha yapacak kadar hala içinde bir yerlere yeterince iyimserlik gömmüş olduğunu görmemin beni nasıl hayran bıraktığını hatırlıyorum. O singulotomiyi oldu, ve inanılmaz başarılı idi. Şimdi benim bir dostum. Çok hoş bir eşi ve iki güzel çocuğu var. Cerrahiden sonraki yılbaşında bana bir mektup yazdı ve dedi ki, “Babam bana bu yıl iki hediye gönderdi, birincisi, pek de ihtiyacımın olmadığı The Sharper Image’dan motorlu C.D. rafı, fakat bunu kendi başıma yaşadığım ve sevdiğim bir işi yaptığım için beni kutlamak adına gönderdiğini biliyordum. Ve diğer hediye ise büyük annemin fotografı idi, intihar etmişti. Paketi açtığımda ağlamaya başladım, ve annem geldi ve dedi ki, ‘Hiç tanımadığın akrabaların için mi ağlıyorsun?’ Ve ben de dedim ki, ‘Benim sahip olduğum hastalığın aynısına sahipti.’ Şimdi bunu sana yazarken ağlıyorum. Üzgün olduğum için değil, fakat çok doluyum, Sanırım, kendimi öldürebilirdim, fakat anne-babam devam etmemi sağladı, ve doktorlar da öyle, ve ameliyatı oldum. Yaşıyorum ve minnettarım. Doğru zamanda yaşıyoruz, her zaman pek öyle hissetmesek de.”
18:46
Depresyonun modern, batılı ve orta-sınıf meselesi olduğu algısının yaygın olması konusuna takılmıştım, ve farklı bağlamlarda nasıl işlediğini görmeye gittim, en çok ilgilendiğim şeylerden biri de yoksul kimselerdeki depresyon idi. Ve yoksul depresif insanlar için neler yapıldığını görmek için çıktım böylelikle. Ve keşfettiğim şey yoksul insanlara depresyon tedavisi çoğunlukla hiç verilmediği oldu. Depresyon bir çeşit genetik yatkınlığın sonucudur, nüfusa eşit şekilde dağıldığı sanılmaktadır, ve tetikleyici durumlar, yoksul kimselerde çok daha şiddetli şekilde kendini gösterme olasılığı daha yüksektir. Şu çıkıyor ki, eğer gerçekten çok hoş bir hayatınız varsa ve sürekli sefil hissediyorsanız, düşünürsünüz ki, “Niye böyle hissediyorum? Depresyon sahibi olmalıyım herhalde.” Ve çıkıp bir tedavi ararsınız. Fakat mükemmel derecede felaket bir hayatınız varsa, ve sürekli sefil hissediyorsanız, hisleriniz hayatınızla orantılıdır, ve şunu düşünmezsiniz bile, “Belki tedavi edilebilirdir.” Şimdi bu depresyon ülkesinde yoksul insanlar arasında bir salgın var, bakılmıyor, tedavi edilmiyor, çözüm adımı atılmıyor, ve bu büyük mertebeden bir trajedi. Ve sonra bir akademisyen buldum D.C. (District of Columbia)’nin kenar mahallelerinde bir araştırma projesi yürütüyordu, orada başka sağlık problemlerinde ötürü gelip depresyon teşhisi konan bir kadın bulmuştu, ve sonra ona altı ay sürecek deneysel bir protokol sağladı. Birisi, Lolly, içeri girdi, ve içeriye girdiği gün şunu söyledi. Dedi ki, o bir kadındı, bu arada, yedi çocuğu vardı. Dedi ki, “Bir işim vardı fakat bırakmak zorunda kaldım çünkü evden dışarı çıkamazdım. Çocuklarıma söyleyecek bir şeyim yoktu. Sabahları, çıkmalarını bekleyemiyorum, ve sonra yatağıma tırmanıyorum ve örtüleri başımın üzerine çekiyorum, ve saat üçte eve geldiklerinde, çok çabuk gelmiş oluyorlar.” Dedi ki, “Çok fazla Tylenol alıyorum, daha fazla uyuyabilmek için her şeyi alıyorum. Kocam bana aptal ve çirkin olduğumu söylüyordu. Acıyı durdurabilmeyi diledim.”
20:47
İşte, Bu deneysel protokole getirilmişti, ve onunla altı ay sonra görüştüğümde, Amerikan Donanması’nda çocuk bakımında görevli olarak iş bulmuş ve kendisine kötü davranan kocasını terketmişti, ve bana dedi ki, “Çocuklarım şimdi çok daha mutlu.” Dedi ki, “Yeni evimde oğlanlar için bir oda var bir oda da kızlar için, fakat geceler, hepsi toplanıp yatağıma geliyorlar, ve hep birlikte ödevlerini, her şeyi yapıyoruz. Birisi vaiz olmak istiyor, birisi itfaiyeci, kızlardan birisi avukat olacağını söylüyor. Eskiden olduğu gibi ağlamıyorlar, eskiden olduğu gibi kavga etmiyorlar. Tüm ihtiyacım olan çocuklarım. Bir şeyler değişmeye devam ediyor, giyinişim, hissiyatım, davranış şeklim. Dışarı çıkabilirim ve artık korkmam, ve o kötü hislerin geri geleceğini de sanmıyorum, Dr. Miranda ve diğerleri olmasıydı, hala evde örtüleri başımın üzerine çekiyor olurdum, yaşıyor olsam bile. Tanrı’dan bana bir melek göndermesini istedim, ve benim dualarımı duydu.”
22:00
Bu deneyimler bana cidden dokunmuştu, ve bunları yazmalıyım diye karar verdim sadece üzerinde çalışmakta olduğum kitapta değil, fakat aynı zamanda bir makalede, ve böylelikle The New York Times Magazine’de yoksul kimseler arasındaki yoksulluk hakkında yazma görevi aldım.
22:13
Ve hikayemi teslim ettim, editörüm beni aradı ve dedi ki, “Bunu gerçekten yayınlayamayız.”
22:18
“Neden olmasın?” dedim.
22:20
Dedi ki, “Sadece, inanması çok güç. Bu insanlar bir bakıma toplumun en alt tabakasında ve birkaç aylık tedavi görüyorlar ve bir anda hesapta Morgan Stanley’yi yönetmeye hazır hale mi geliyorlar? İşte bu pek olanaksız.” Dedi ki, “Hiç buna benzer bir şey duymadım.”
22:35
Ve ben de dedim ki, “Hiç duymamış olmanız bunun bir haber olduğunun göstergesidir.” (Gülüşmeler) (Alkış) “Ve siz bir haber dergisisiniz.”
22:50
Belli bir miktar müzakereden sonra, kabul ettiler. Fakat söylediklerinin büyük çoğunluğu garip bir şekilde bu insanların hala tedavi fikrinden hoşlanmamalarıyla bağlantılıydı, bir şekilde çıkılması ve birçok yoksul toplulukları tedavi edilmesinin, istismara açık bir şey olduğu çünkü onları değiştirecek bir şey olduğu görüşüyle bağlantılıydı. Hepimizin etrafını sarmış gibi duran şu yanlış ahlaki kural var ki, depresyonun tedavi edilmesi, ilaçlar vesaire, bunlar birer oyun, hile ve doğal değil diye buyuruyor. Bence bu son derece yanlış yönlenmiş. İnsanların dişlerinin dökülmesi pek ala doğal görülebilirdi, fakat kimse diş macununa karşı eylem yapmıyor, en azından benim çevremdekiler için bu böyle.
23:32
Ve insanlar sonra der ki, “Eh, fakat depresyon insanların tecrübe etmesi gereken şeylerden değil mi? Depresyon sahibi olmak için evrilmedik mi? Bu bizim kişiliğimizin bir parçası değil mi? Bu derdim ki, ruh hali uyum sağlar. Üzüntü ve korku neşe ve keyif ve tüm diğer ruh hallerimizin içinde bulunabilir olmamız, bu inanılmaz değerlidir. Ve majör depresyon, sistem bozulduğunda olan bir şeydir. Bu bir kötü uyumdur.
23:59
İnsanlar bana gelir ve derler ki, “Sanırım, işte, bir sene daha katlanabilirsem, sanırım bunu aşabilirim.”
24:05
Ve onlara hep derim ki, “Bunu aşabilirsin belki, ama bir daha aslda 37 yaşında olmayacaksın. Hayat kısa, ve bu tam bir yıl demek ümidi kestiğini söylediğin. Bunu bir düşün.”
24:16
Şu İngilizce dilinin bir garip yoksulluğudur, ve hakikaten birçok dilin de öyle, bir çocuğun, doğum gününde yağmur yağdığında hissettiklerini tanımlarken de, bir kişinin intihar etmeden bir dakika önce hissettiklerini tanımlarken de aynı sözcüğü kullanıyor olmamız, depresyon.
24:32
İnsanlar bana der ki, “Eh, normal üzüntü ile sürekli midir?” Ben de diyorum ki, bir bakıma öyledir. Belli bir miktar sürekliliği vardır, fakat bu süreklilik, evinizin dışındaki demir çitlerin zımparalanmayı gerektirecek şekilde küçük bir pas lekesi kapması ve ufak bi boya atmanız arasındaki sürelilik ile aynı şekildedir, ve yüz yıl bir evi o şekilde bırakırsanız olacak olan turuncu tozdan bir yığına dönüşmesidir. Ve o turuncu toz lekesi, o turuncu toz problemi, işte tamda üzerine gitmek üzre yola çıktığımız şeydir.
25:02
Şimdi de insanlar der ki, “Bu mutlu hapları alıyorsunuz, ve mutlu mu hissediyorsunuz?” Yapmıyorum. Fakat öğle yemeği yemek durumda olmak beni üzgün hissettirmiyor, ve telesekreterim beni üzgün hissettirmiyor, ve duş almak beni üzgün hissettirmiyor. Daha fazla hissediyorum, aslına bakarsanız, sanırım, çünkü mutsuzluğu hiçlik olmadan hissedebiliyorum. İşle ilgili hayal kırıklıkları hakkında üzgün hissediyorum, hasar gören ilişkiler hakkında, küresel ısınma hakkında. Bunlar benim şimdi üzgün hissettiğim şeyler. Ve kendime dedim ki, eh, sonuç ne? Bu insanların nasıl bu kadar iyi hayatları oldu, büyük depresyondan geçmeyi becermelerine rağmen? Dayanıklılığın mekanizması nedir? Zamanla şunu buldum, tecrübelerini reddeden insanlar, “Uzun zaman önce depresyondaydım ve bir daha asla onun hakkında düşünmek istemiyorum ve ona bakmayacağım ve sadece hayatıma devam edeceğim,” ironik bir şekilde, bu insanlar sahip olduklarının en çok kölesi olanlardır. Depresyonu kapatmak onu güçlendirir. Siz ondan saklanırken, o büyür. Daha iyi beceren insanlar bu çeşit bir durumları olduğu gerçeğini tolere edebilenler olur. Depresyonuna tolerans gösterebilenler dayanıklılığa kavuşanlar oluyor.
26:19
Frank Russakoff bana dedi ki, “Eğer tekrar yapmam gerekirse, sanırım bu şekilde yapmazdım, fakat garip bir şekilde, minnettarım tecrübe ettiklerime. Kırk defa hastaneye gittiğim için mutluyum. Bana sevgi hakkında çok şey öğretti, ve doktorlarım ve ailemle ilişkim benim için çok değerli oldu, ve her zaman öyle olacak.”
26:41
Ve Maggie Robbins dedi ki, “AIDS kliniklerinde gönüllü olurdum, konuşur, konuşur ve konuşurdum ve uğraştığım insanlar pek duyarlı değillerdi, ve düşündüm ki, ‘Bu pek onlar için dostça ve faydalı değil.’ Sonra anladım, Anladım ki o ilk beş dakikalık muhabbetten fazlasını yapmayacaklardı. Basitçe, AIDS sahibi olmamam ve ölecek olmamam buna sebep olacaktı, fakat onların başında işte bunların olmasını kaldıramazdım. İhtiyaçlarımız en büyük varlığımızdır. Sonuçta ihtiyacım olan tüm o şeyleri vermeyi öğrendim.”
27:23
Birinin depresyonuna değer vermesi nüksetmesini engellemez, fakat nüksetme olasılığını ve hatta nüksedişini bile kaldırması kolay hale getirebilir. Soru, çok da o büyük anlamı bulmak ve depresyonunuzun çok anlamlı olduğuna karar kılmak değildir. Daha ziyade o anlamı aramak ve düşünmek, tekrar geldiğinde, “Cehennem gibi olacak, fakat bundan bir şeyler öğreneceğim.” demektir mesele. Ben kendi depresyonumda öğrendim bir duygunun ne kadar büyük olabileceğini, gerçeklerden daha sahici olabileceğini, ve bu deneyimimin olumlu duyguları çok daha odaklı ve yoğun bir şekilde yaşayabilmeme imkan verdiğini buldum. Depresyonun zıttı mutluluk değildir, fakat canlılıktır, ve bu günlerde, yaşamım canlı, hatta üzgün olduğum günlerde bile. Beynimdeki cenazeyi hissettim, ve devin yanına oturdum, dünyanın kenarında, ve keşfettim içimde olan bir şeyi ona ruhum diyebilirim onu yirmi yıl önce o güne değin hiç formüle etmemiştim cehennemin bana süpriz ziyarette bulunduğu o zaman. Sanırım depresyonda olmaktan ve tekrar depresyona girmekten nefret eder olmama karşın depresyonumu sevmenin bir yolunu buldum. Onu sevdim, çünkü beni zorladı aramaya ve neşeye tutunmaya. Onu seviyorum çünkü her gün karar veriyorum, bazen oyuncu bir biçimde, ve bazen o anın mantığına aykırı bir biçimde, yaşama sebeplerine bağlanmaya. Ve, sanırım, bu son derece ayrıcalıklı bir coşku.
29:05
Teşekkür ederim.
29:09
(Alkış)
Kaynak: https://www.ted.com/talks/andrew_solomon_depression_the_secret_we_share?language=tr

Leave a comment