Oyun Eğlenceden Daha Fazlasıdır!


Öyleyse başlıyoruz: .
New York Times 17 Şubat tarihli pazar dergisine kapak hikâyesi olarak oynamayı koyduğuna göre bu ciddi bir şey olmalı. En altta şöyle diyor: “Cinsiyetten daha derin. Ciddi anlamda ama tehlikeli derecede eğlenceli. Evrimle ilgili yeni fikirlerle dolu bir kum havuzu.” Hiç fena değil, ancak kapağa bir bakın, ne eksik burada? Hiç yetişkin görüyor musunuz?

O zaman, 15. yüzyıla geri gidelim. Bu Avrupa’da bir avlu resmi ve burada 124 farklı oyun türü görüyoruz. Genci, yaşlısı, tek başına oynanan oyunlar, vücut oyunları, kurallı oyunlar, alay etme. İşte bu. Sanıyorum bu gördüğümüz o zamanlarda avluda vakit geçirmenin nasıl bir şey olduğunu gösteren tipik bir resim. Kültürümüzden bir şeyler yitirmiş olabiliriz diye düşünüyorum.

Şimdi sizleri dikkate değer olduğunu düşündüğüm bir olaylar dizisi yolculuğuna çıkaracağım. Ekim ve Kasım aylarında, Kuzey Churchill, Manitoba’da Hudson Körfezi’nde hiç buz yok. Yaklaşık 550 kiloluk bu erkek kutup ayısı vahşi ve hayli aç. Alman bir fotoğrafçı olan Norbert Rosing burada ipe bağlı olan kurt köpeklerinin bir dizi fotoğrafını çekiyor. Tam o sırada, sol taraftan bu vahşi erkek kutup ayısı, avlanma bakışıyla sahneye giriyor. Daha önce Afrika’ya gitmiş ya da öfkeli bir köpek tarafından takip edilmiş olanlarınız bilirler; sabit bir avlanma bakış vardır,™ bu bakışla karşılaştığınızda başınızın dertte olduğunu anlarsınız. Fakat bu bakışın muhatabı oyun pozisyonu almış dişi bir kurt köpeği, kuyruğunu sallıyor. Ve çok sıradışı bir şey oluyor. Sabit, katı, kalıplaşmış ve yemekle sonlanan bu hareket değişiyor. Bu kutup ayısı kurt köpeğinin başına dikiliyor. Pençelerini göstermiyor, dişlerini çıkarmıyor; bakıyor. İnanılmaz bir bale gösterisi yapmaya başlıyorlar.

Bale oyunu. Bu doğanın kendisinde var: Etobur bir doğaya ve başka türlü olsa ölümle sonuçlanacak kısa bir kavgaya ağır basıyor. Boğazını kutup ayısına açan kurt köpeğine yakından, daha da yakından baktığınızda bu ikisinin başkalaşmış bir durumda olduğunu göreceksiniz. Oyun oynama durumundalar. Bu iki yaratığın mümkün olanı keşfetmelerini sağlayan ise işte bu durumdur. İkisi de oyun sinyalleri verilmemiş olsa yapmayacakları bir şeyi yapmaya başlıyorlar. Bu, her birimizin içinde olan doğal bir sürecin güç uyumsuzluğuna nasıl ağır bastığını gösteren harika bir örnek.

Peki, ben bunun nasıl bir parçası oldum? John, daha önce katillerle çalışmalar yapmış olduğumdan söz etti; doğrudur. Geriye dönüp baktığında, oyun oynamanın önemiyle ilgili olarak yaptığı trajik katliam üzerinde çalıştığımız Teksas Kulesi katili gözlerimi açtı. Yapılan derin incelemeler sonucunda, bu şahsın ağır oyun yoksunluğundan mustarip olduğu bulundu. Bu şahsın adı Charles Whitman’dı. Çok sayıda ampirik bilimciden oluşan komitemiz, bu çalışmanın sonunda, oyunun yokluğunun ve gelişimsel açıdan normal kabul edilen oyunların giderek artan bir şekilde bastırılmasının bu şahsın bu trajediyi yaratmaya daha eğilimli olmasına sebep olduğunu hissetti. Bu bulgu zamana yenik düşmedi; hatta ne yazık ki yakın geçmişte Virginia Tech olaylarında da kendini gösterdi.

Risk altındaki nüfuslara ilişkin diğer çalışmalar da beni oyun oynamanın önemine karşı duyarlılaştırdı, ancak bu önemin ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum. Bunu tam olarak anlamadığımın farkına ancak yıllar boyu kişilerin oyun tarihlerini çıkardıktan sonra başlayabildim. Hiçbirimizin bunu tam olarak anlayabildiğini düşünmüyorum. Hiçbir şekilde böyle düşünmüyorum. Ancak size, hepimize kazandırabileceğimi düşündüğüm bazı bakış açıları var; bir sınıflandırma, bir düşünme biçimi.

Bu görüntü, insanlar açısından, oyunun başlangıç noktası. Bu anneyle bebeğin gözleri birbirine kilitlendiğinde, eğer bebek sosyal bir gülümsemeye sahip olacak kadar büyümüşse anne bir anda bir mutluluk patlaması yaşar. Hem anne hem de bebek agulanmaya, oynaşmaya ve gülümsemeye başlarlar. Onları bir elektroensefalograma bağlayacak olsak beyinlerinin sağ yarıları birbirlerininkiyle uyum sağlar. İşte oyun sahnelerinin ilkinin böyle mutluluk verici bir şekilde ortaya çıkışı ve bunun fizyolojisi yeni hakim olmaya başladığımız bir konu.

Sizlerden, biz insanlar için, daha karmaşık oyunların her parçasının işte bu temelin üzerine bir ekleme niteliğinde olduğunu düşünmenizi istiyorum. Şimdi sizlere bir tür oyuna bakış açısı göstereceğim, ancak hiçbir zaman tek bir bakış açısından söz edemeyiz.

Bir vücut oyununa bakacağız. Bu, spontane bir kendini yerçekiminden kurtarma isteği. Bu gördüğünüz bir dağ keçisi. Kötü bir gün geçiriyorsanız bir de zıplamayı, dönüp durmayı deneyin. Kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Kendinizi bunu sırf yapmış olmak için yapan bu kişi gibi hissedebilirsiniz. Belli bir amacı yok, zaten oyun oynamanın en güzel tarafı budur. Bir şeyin amacı, o şeyi yapmaktan daha önemliyse o zaman o şey muhtemelen bir oyun değildir.

Bir de bundan tamamen farklı bir oyun türü var, bir nesne oyunu. Bu gördüğünüz Japon makağı bir kar topu yapmış, şimdi o kar topunu tepeden aşağı yuvarlayacak. Kar topunu birbirlerine atmıyorlar; ama zaten oyuncu olmanın temel unsurlarından biri budur. Nesnelerle oynayan insan eli beyin arayışında olan bir eldir. Beyin kendine bir el aramaktadır ve oyun, bu ikisini mümkün olan en iyi şekilde birbirine bağlayan araçtır.

Bu sabah öğrendik ki harika bir yer olan JPL iki danışman işe almış. Frank Wilson ve Nate Johnson. Frank Wilson bir nörolog, Nate Johnson ise mekanik teknisyeni. Long Beach’te bir lisede mekanik öğretmenliği yapmış ve öğrencilerinin artık problemleri çözemez hâle geldiğini fark etmiş. Sonra da bunun nedenini bulmaya çalışmış. Kendi başına vardığı sonuçsa araba tamir etmek gibi sorunları çözemez hâle gelen öğrencilerin ellerini kullanarak çalışmamış olduklarıymış. Frank Wilson “The Hand (El)” adlı bir kitap yazmış. Bu iki kişi bir araya geldi; JPL onları işe aldı. Şimdi JPL, NASA ve Boeing’in araştırma ve geliştirme sorunları çözme elemanlarını işe almadan önce baktığı bir şey var. Harvard’dan veya Cal Tech’ten en yüksek onur derecesiyle mezun olmuş kişilerin bile araba tamir etmemişlerse, daha önceden ellerini kullanarak bir şeyler yapmamışlarsa veya ellerini kullanarak oyun oynamamışlarsa sorun çözmede de başarılı olamayacaklarını düşünüyorlar. Öyleyse oyun hem kullanışlı hem de çok önemli.

Oyunla ilgili diğer bir şeyse merak ve keşiften doğması. (Kahkahalar) Ama bu keşfin kazasız belasız gerçekleştirilmesi gerekir. Burada kabul edilebilir bir durum var; anatomiye ilgi duyan bir oğlan çocuğu ve onun annesini görüyoruz burada. Böyle olmasa durum fena olurdu. Merak ve keşif oyun sahnesidir bir parçasıdır. Aidiyet duyabilmek için toplumsal oyunlara ihtiyacımız var. Toplumsal oyunlarsa bugün burada sözünü ettiğimiz şeyin bir parçası olduğu kadar oyun sahnesinin de bir yan ürünüdür.

Boğuşma oyunu. Bu dişi aslanlara uzaktan bakıldığında kavga ediyorlarmış gibi görünüyor. Ancak daha yakından baktığınızda deminki kutup ayısıyla kurt köpeğini andırıyor gibiler. Pençe yok, tüyler havaya dikilmemiş, bakışlar yumuşak, ağız açık ama dişler gösterilmemiş, baleyi andırı hareketler, eğrisel hareketler: her biri oyun oynamaya özgü. Boğuşma oyunu her birimiz için çok iyi bir öğrenme aracıdır. Okul öncesi çağdaki çocukların örneğin, dalmalarına, vurmalarına, ıslık çalmalarına, çığlık atmalarına, kaotik davranmalarına ve bu sayede boğuşma oyununun bir parçası olarak ortaya çıkan çok sayıda duygusal düzenleme ve bilişsel, duygusal veya fiziksel başka toplumsal yan ürünler geliştirmelerine izin verilmelidir.

İzleyicili oyunlar, ayinsel oyunlar; biz de bunların bir kısmına katılıyoruz. Aranızda Bostonlu olanlar bilirler; bu gördüğümüz, pek nadiren yaşansa da Red Sox’un Dünya Ligi’ni kazandığı andır. Bu flu resimdeki kişilerin yüzlerine ve vücut dillerine baktığınızda hepsinin oyun oynamakta oldukları hissine kapılabilirsiniz.

Hayal ürünü oyunlar. Bu resmi hem şimdi neredeyse 40 yaşına gelmiş olan kızımın resmi olduğu için hem de bana onun hikaye anlatıcılığını, hayal gücünü ve daha o yaşında, okul öncesi çağda, neler uydurabildiğini hatırlattığı için seviyorum. Oyuncu olabilmenin gerçekten de çok önemli bir bölümü tek başına oynanan hayal ürünü oyunlardır.

Bunu da seviyorum çünkü bu da konumuzla ilgili. Hepimizin kendi içsel öyküsünü oluşturan bir iç hikayesi var. Beyinlerimizin çoğunun anlaşılabilirlik birimi bu hikayedir. Bugün sizlere oyun hakkında bir hikaye anlatıyorum. Burada gördüğünüz bu kung kabilesi mensubu sanıyorum gösterdiği kadar uzun bir balığın nasıl da kaçtığını anlatıyor; ama bu oyun sahnesinin temel bir parçası.

O zaman, oyun beyne ne yapıyor? Çok fazla şey yapıyor.

İnsan beynine ne yaptığı konusunda çok fazla bilgimiz yok çünkü oyun hakkında yapılan araştırmalara çokça para ayrıldığı söylenemez. Carnegie’ye gittim, hibe istedim. Akademisyen olduğum dönemde, ağır alkollü araç kullanma suçu işleyenler hakkındaki bir araştırma için bana yüksek meblağlı bir hibe vermişlerdi, ben de geçmişteki performansımın iyi olduğunu düşünüyordum. Yarım saat boyunca oyun konusundan söz ettikten sonra açıkça gördüm ki oyununun ciddi bir konu olduğunu görüşünde değillerdi. Bu anlattığımın üzerinden birkaç yıl geçti; sanıyorum bu tavır atlatıldı ve oyun dalgası giderek yükseliyor çünkü şimdi bu konuda bilimsel oldukça

fazla bilimsel çalışma var. Beyni oyun kadar harekete geçiren başka bir şey yok. Üç boyutlu oyunlar beyinciği ateşler, beyni yöneten ön loba çok sayıda uyarı gönderir, bağlamsal hafızanın gelişmesine yardımcı olur, ve daha niceleri…

Dolayısıyla, oyunla ilişkilendirilen nörobilim konusunda çalışma yapmak ve kendi disiplinlerinde konuyu bu şekilde ele almamış olan kişileri bir araya getirmek benim için oldukça verimli bir akademik macera oldu. İşte, Ulusal Oyun Enstitüsü’nün bir parçasını oluşturan da budur. Burada gördüğümüz, oyun konusunda çalışma yaparken kullanılabilecek yollardan biridir: 256 kablolu bir elektroansefalogramla çalışmak. Daha oyuncu görünmeyen bir deneğim olmadığı için sizlerden özür dilerim. Bu şekilde, asıl oyun çalışmasını sınırlandıran mobilite eksikliği giderilmiş oluyor.¥ Bunun yanı sıra, şu anda sürmekte olan ve tamamlamayı umduğumuz bir anne-çocuk oyunu senaryosu var.

Bunu göstermemin sebebi oyunun ne yaptığını somutlaştırmaya ilişkin düşüncelerimi bir sıraya koymak. Hayvanlar dünyası bunu somutlaştırmış. Hayvanlar dünyasında, yavru oldukları dönemde oyun oynamaya programlanmış sıçanları ele alalım. Oyunu baskılıyorsunuz. Ciyaklıyorlar, güreşiyorlar, birbirlerini sıkıştırıp yere yatırıyorlar; bunların hepsi oyunlarının birer parçası. Bir deney grubunda bu davranışı durdurup diğer deney grubunda bu davranışa izin verdikten sonra bu sıçanlara kedi kokusuyla doldurulmuş bir tasma verdiğinizde, sıçanlar kaçıp saklanmaya programlanmıştır. Akıllıca; kedi onları öldürsün istemezler. Peki bu durumda ne oluyor? İki grup da saklanıyor. Oyun oynatılmayanlar bir daha saklandıkları yerden çıkmıyorlar, ölüyorlar. Oyuncularsa ortamı yavaş yavaş kontrol ediyorlar ve denemeler yapmaya başlıyorlar. Bu bana, en azından sıçanlarla ilgili olarak, ki onların da bizimkilerle aynı nörotransmitterlere ve benzer bir kortikal yapıya sahip olduklarını sanıyorum, oyun oynamanın hayatta kalmamız için çok önemli olabileceğini gösteriyor.

Ve daha niceleri. Hayvanlar üzerinde yapılmış, size anlatabileceğim daha pek çok araştırma var.

Burada oyundan yoksun bırakılmanın sonucunu görüyoruz. (Kahkahalar) Bunu yapmak uzun zamanımı aldı. Homer’i kıstırıp FMRI, SPECT ve çoklu EEG çekmem gerekti; ama tembel tenekenin teki olduğu için beyni çekmişti. Şunu da biliyoruz ki evcil hayvanlar ve diğer hayvanlar oyundan yoksun bırakıldıklarında, sıçanlarda da durum böyledir, beyinleri normal gelişmiyor.

Doğal programlanmaya göre oyun oynamanın tersi çalışmak değil, depresyon. Ve eğer oyun oynanmayan bir hayat hayal edecek olursanız; mizahsız, flörtsüz, filmsiz, oyunsuz, fantezisiz, vesaire, vesaire. İster yetişkinler isterse gençler için oyunsuz bir kültür veya hayat düşünmeye çalşın. Bizim türümüze bu kadar özgü olan şey şudur: biz gerçekten de hayatımız boyunca oyun oynamak üzere tasarlanmışız.

Ve hepimizde oyun sinyalleri verme kapasitesi var. Birkaç hafta önce Carmel’de bir plajda çektiğim bu fotoğraftaki köpeği hiç kimse gözden kaçırmaz. Bu davranışı oyun izleyecek. Ve bunun böyle olacağına güvenebilirsiniz. İnsanın duyduğu güvenin temelini oyun sinyalleri oluşturur. Yetişkinler olarak hem kültürel açıdan hem de diğer açılardan bu sinyalleri kaybetmeye başlıyoruz. Çok yazık. Bence daha öğrenmemiz gereken çok şey var.

Burada, Jane Goodall’ı ve en sevdiği şempanzelerinden birini oyuncu yüzleriyle görüyoruz. Demek ki oyunun sinyal sisteminin bir kısmı ses, yüz, vücut ve jestlerle ilgili. Bunları görebilirsiniz zaten. Topluca oyun oynamaya başlarken grupların kendi oyun sinyallerini paylaşarak bir kendini güvende hissi edinmelerinin gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu kelimeyi bilmiyor olabilirsiniz; ama biyolojik adınız ve soyadınız olmalı bu kelime çünkü neoteni, genç dönem özelliklerinin yetişkinlikte terk edilmemesi anlamına gelir. Fiziksel antropologlara göre ve çok sayıda çalışmanın gösterdiği üzere bizler, en neoten, en gençlik dolu, en esnek ve en yoğrulabilir varlıklar biz insanlarız. Bu nedenle en oyuncu varlıklar da biziz. Bu da uyum sağlama özelliği açısından bizi diğer varlıklara göre daha avantajlı kılıyor.

Burada oyun oynamaya bakışla ilgili olarak vurgulamak istediğim bir yol daha var: Oyun geçmişi. Kişisel oyun geçmişiniz size özeldir, benzersizdir ve genellikle oturup üzerine kafa yorduğumuz bir şey değildir.

Bu kitabın yazarı, dört dörtlük bir oyuncu olan Kevin Carroll. Kevin Carroll’un geçmişi uç noktada yoksunluk koşullarıyla dolu: Alkolik bir anne, baba ortalarda yok, Philadelpia’nın yoksul mahallerinde yaşıyorlar; siyahi, küçük erkek kardeşine bakması gerekiyor… Hapsedildiği pencereden dışarıdaki oyun parkına baktığında değişik bir şeyler hissettiğini fark ediyor. Sonra da bunun peşinden gidiyor. Bundan sonra hayatı, yoksunluktan ve potansiyel olarak hapis veya ölümle sonlanması beklenen hayatı, bir dönüşüm geçiriyor. Bir dilbilimci oluyor, daha sonra da ve 76ers takımının antrenörlüğünü yapıyor. Bugünse bir motivasyon konuşmacısı. Hayatının bütününde dönüştürücü güç olarak oyunu gösteriyor.

Halen devam etmekte olduğunu sandığım bir oyun geçmişi daha var. Aramızda Al Gore’un ilk dönemini ve daha sonra her ne kadar başarılı olsa da kazanamadığı başkanlık yarışını anımsayanlar Al Gore’u katı ve tam anlamıyla kendi istediklerini yapabilen biri olarak hatırlıyor olabilirler. En azından halkın önünde. Basında sık sık yer alan geçmişine bakacak olursanız, en azından bir psikiyatrist benim görüşüme göre, Al Gore’un hayatının büyük bir kısmı programlanmıştı. Yaz aylarında Tennessee’nin o sıcaklarında çok ama çok çalışıyordu. Senatör babasının ve Washington, D.C.’nin ondan beklentileri vardı. İnsanların oyun oynama kapasiteleri hakkında iyi kötü bir şeyler bilen biri olarak söylüyorum, her ne kadar benim gözümde kesinlikle oyun kapasitesi olan biri olsa da o zamanlar kendi tutkularına ve kendi içsel dürtülerine bogün olduğu kadar kulak vermesi olanaklı değildi. Bu ikisinin her birimizin oyun geçmişinde temelleri olduğunu düşünüyorum.

Bireyler olarak sizleri hafızanızdaki en net, en neşeli, en oyuncu imgeyi bulana kadar geri gitmeye teşvik ediyorum. Bu bir oyuncak, bir doğum günü veya bir tatil olabilir. Bunun size verdiği duygudan yola çıkarak şimdiki hayatınıza bağlanma biçimine doğru yol alın. Göreceksiniz ki işinizi değiştirmeniz söz konusu olabilir; bunu yaptırdığım kişilerden bazıları oyunlarını kullanarak güçlenebilmek için bunu yaptı. Veya önceliğini artırarak ya da dikkatinizi ona vererek hayatınızı zenginleştirebileceksiniz.

Çoğumuz bir grubun içinde çalışıyoruz; bunu buraya koymamın sebebi, David Kelley’nin ve daha birçok kişinin hayalperestliği sayesinde kurulabilmiş olan D okulu, yani, Stanford tasarım okulu, bizim bir araya gelerek bir grup oluşturmamıza ve “Oyundan Yenilikçiliğe” adlı bir ders oluşturmamıza olanak tanıdı. Göreceksiniz, bu ders, insanın, biraz kutup ayısı -kurt köpeğinin durumunu andıran oyun durumunu ve bunun yaratıcı düşünce açısından önemini incelemektedir. Oyun davranışının, bunun gelişiminin ve biyolojik temelini araştırmak. Bu ilkeleri, tasarım düşüncesi aracılığıyla uygulamaya koymak, kurumsal dünyada yenilenmeyi teşvik etmek. Öğrenciler burada gerçek hayattan ortaklarla birlikte geniş uygulama alanı bulan tasarım projeleri üzerinde çalışacaklar.

Bu bizim bu alanda ilk yolculuğumuz. Başlayalı iki buçuk, üç ay oldu ve gerçekten çok eğlenceli gidiyor. Bu Labrador bizim yıldız öğrencimiz; bize oyun durumu hakkında çok şey öğretti. Kendisi oldukça yaşlı, güçten düşmüş ve ipleri elinde tutan bir profesör. Ve Brendan Boyle, Rich Crandall. Sağda, uzakta gördüğünüz ise George Smoot’la birlikte nörobilim alanında Nobel Ödülü’ne oynayacağını düşündüğüm Stuart Thompson. IDEO’dan Brendan ve biz bir kenarda oturmuş, oyun ilkelerini sınıfta uygulamaya koymakta olan bu öğrencileri izliyoruz. Projelerinden biri, toplantıları sıkıcı hâle getirenin ne olduğunu belirledikten sonra buna bir çare bulmaktı. Şimdi öğrencilerin yaptığı, tam da bununla ilgili bir film izleyeceğiz.

Anlatıcı: Akış, kişinin kendini tamamen yaptığı şeye kaptırdığında ortaya çıkan zihinsel durumdur. Belirleyici özellikleri; kuvvetli odaklanma, ilgiyi tamamen yapılan işe verme ve yapılan şey süresince başarılı olmakdır.

Toplantılar hakkında kazandığımız çok önemli bir içgörü, art arda yapıldıklarında günü aksattıklarıdır. Toplantı katılımcıları, masalarında yarım bıraktıkları işe ne zaman devam edebileceklerini bilmemektedirler. Ama bunun bu şekilde olması gerekmiyor.

(Müzik)

D. Okulu adı verilen bu yerdeki bazı bilge ve kürklü diye bilinen keşişler bittiğinde gerçekten de çıkabileceğiniz bir toplantı tasarladılar. Toplantıyı üzerinizden çıkarın; ona geri dönebileceğinizi bilin, içiniz rahat olsun. Çünkü yine toplantıya ihtiyaç duyduğunuzda onu dolabınızda asılı bulacaksınız.

Giyilebilir Toplantı Çünkü onu üzerinize giydiğinizde, eğlenceli, verimli ve işe yarar bir toplantı yapabilmek için ihtiyacınız her şeye bir anda kavuşuyorsunuz. Ama onu üzerinizden çıkardığınızda… İşte asıl o zaman harekete geçiliyor.

(Müzik)

(Kahkahalar) (Alkış)

: Dolayısıyla, hepinizi oyuna ayrıca vakit ayırmanızı gerektirecek bir iş-oyun diferansiyeliyle değil, hayatınızın her dakikasını, her saatini vücut oyunları, nesne oyunları, toplumsal oyunlar, fantezi oyunları, dönüştürücü oyun türleriyle doldurabileceğiniz bir şeyle uğraşmaya davet ediyorum. Sanıyorum, bu şekilde daha iyi ve daha güçlü olduğunuz bir hayatınız olacak. Teşekkür ederim.

(Alkış)

John Hockenberry: Dediklerinizi şöyle anladım: kendi pop-psikolojik anlayışım çerçevesinde böyle şeyler duyduğum için bunu söylüyorum, insanlar yaptığınız işe bakıp hayvanların ve insanların oyunu ele alma biçimlerinin yetişkin hayatı faaliyetlerine yönelik bir prova olduğunu düşünme eğiliminde olabilirler. Sizin yaptığınız çalışma bunun ciddi anlamda yanlış olduğu izlenimini veriyor.

SB: Evet, bunun isabetli bir ifade olduğunu düşünmüyorum, hayvanlar bize bunun doğru olmadığını öğretti bence. Bir kedinin oyun oynamasını engellerseniz, ki bunu yapabilirsiniz, hepimiz kedilerin nasıl koşturup oynadıklarını biliriz, oyun oynamamış olsalar olacakları kadar avcı olurlar. King Kong, rallici veya itfaiyeci taklidi yapan bir çocuk gördüğünüzde bilirsiniz ki bu çocuklar her zaman rallici veya itfaiyeci olmuyorlar. O yüzden de geleceğe hazırlıkla (ki bu çoğu kişinin oyunu böyle görerek rahat etmektedir) onu ayru bir biyolojik varlık olarak görmek arasında bir bağlantısızlık var.

Dört, beş yıl boyunca hayvanları kovalamak klinisyenlikten gelen bakış açımın bugünkü hâline dönüşmesinde işte bu noktada çok önemli bir rol oynadı. Bugünkü anki bakış açımla kast ettiğim, oyunun, tıpkı uyku ve rüyalar gibi biyolojik bir yerinin olması. Uykuya ve rüyalara biyolojik açıdan bakacak olursanız, hayvanlar uyur ve rüya görürler; prova yaparlar, hafızaya yardımcı olan başka şeyler yaparlar ve bunlar uykunun ve rüyaların çok önemli birer parçasıdır.

Memelilerin ve böylesine yüksek sayıda nöronu olan varlıkların evrimindeki bir sonraki adım oyun olacaktır. Bir kutup ayısıyla bir kurt köpeğinin, bir saksağanla bir ayının ya da sizlerin ve benim ve köpeklerimizin bu geçişi gerçekleştirip bu deneyimi yaşayabiliyor olması oyunu ayrı bir yere koymaktadır. Ve bu, öğrenme ve beynin işlenmesi açısından çok büyük öneme sahiptir. Öyleyse, bu yalnız boş vakitlerinizde yaptığınız bir şey değildir.

JH: Bilim araştırmaları toplumunun bir parçası olduğunuzu ve diğer herkes gibi sizin de hibe ve teklifler alarak varlığınızı gerekçelendirmeniz gerektiğini biliyorum; ve oluşturduğunuz verilerin bir kısmı, oluşturduğunuzu anlattığınız iyi bilimin bir kısmı ele alması güç konular. Medyanın işinizi veya bilim topluluğunun yaptığınız işin sonuçlarını biraz o Mozart benzetmesini andıracak şekilde “MRIlar göstermiştir ki oyun zekanızı geliştirir. Öyleyse Hadi o zaman, bu çocukları toplayayıp kafeslere dolduralım, aylarca ara vermeksizin oynasınlar. Hepsi birer dahi olurlar, Harvard’a giderler.” şeklinde yorumlamalarını nasıl engelliyorsunuz? İnsanların geliştirdiğiniz verilerle ilgili olarak böyle şeyler yapmalarını nasıl engelliyorsunuz?

SB: Bunu yapmanın bildiğim tek yolu, benimkiler gibi danışmanları bir araya getirmiş olmak: doğaçlama oyunlarla, şaklabanlıkla veya artık her neyse onu kullanarak bir oyun durumu oluşturabilecek, oyunları uygulamaya koyan kişileri. Bunun amacı insanların oyunun var olduğunu bilmelerini sağlamak. Sonra bir fMRI uzmanı bulacaksanız, Frank Wilson’ınız olacak sonra, nöroendokrinoloji de dâhil olmak üzere başka ampirik bilim dallarıyla uğraşan bilimciler bulacaksınız. Bu kişilerin hepsini oyun konusuna odaklanmış bir grup hâline getireceksiniz. Böyle yapınca bu işi ciddiye almamak epey zor oluyor.

Ne yazık ki Ulusal Bilim Vakfı’nda, Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü’nde ya da başka yerlerde bu işe yeterince bu şekilde, yani ciddi, yaklaşılmadı. Oyunla ilgili kanser veya kalp rahatsızlığıyla ilgili duyduklarımız gibi şeyler duymuyoruz. Öyle olsa da, ben uzun vadede hayatta kalabilme açısından oyunu en az halk sağlığı hakkında bilgi edinmek kadar temel bir noktaya yerleştiriyorum.

JH: Size çok teşekkür ederiz Stuart Brown.

(Alkış)
Kaynak: http://www.ted.com/talks/stuart_brown_says_play_is_more_than_fun_it_s_vital.html

Leave a comment